SÜLEYMAN HİLMİ TUNAHAN(KUDDİSE SIRRUH) HAZRETLERİNİN EHLİ SÜNNET VEL CEMAAT HASSASİYETİ.
Allah demenin yasak olduğu, yazısı değiştirilmiş, medreseleri kapatılmış, hilafetin ilga edildiği, cenaze yıkayacak imamın dahi bulunamadığı, her türlü dini yayın ve neşriyatın yayınlanması değil düşünülmesinin yasak olduğu o zifiri karanlık günlerde ezeli takdir ile 1925 li yıllardan başlayarak; yok olmaya yüz tutmuş ehli sünnet vel cemaat yolunu ihya ederek büyük bir çığır açan o üstadımızı rahmetle, muhabbetle, şükranla yad ediyoruz. Makamı ali olsun.
Süleyman Hilmi Tunahan(kuddise sırruh) en büyük gayelerinden biriside:
Bid'atlarla, sapık fırkalarla mücadele etmek olmuştu.
İlk defa Osmanlı'dan sonra; unutulmuş islami ilimleri öğretmek, sünnetleri ihya etmek için hayatı boyunca büyük gayret göstermiştir. O, EHLİ SÜNNET VEL CEMAAT YOLUNA TA'N EDENLER OLACAK BİZ HAYATTA OLACAĞİZ. BU MÜMKÜN MÜ? ASLA!" diye haykırıyordu.
Üstadımız va'z kürsülerinde "YA MAŞERAL-İSLAM! HEL TEZÜNNÛNE YÜFTER AL ASHABİ RESULÜLLAH VE NAHNÜ HAYYÜN=Ey islam cemaati! Biz hayattayken Rasülullah(aleyhisselam)'ın ashabına iftira olunacağını zannediyor musunuz? diyerek Rasulullah(aleyhisselam)ın etrafında birleşen fazilet timsali sahabelerin üzerine toz kondurmamak için çırpınıyordu. (Merhum Mehmed Emre hâtıralarım sahife,19; Erhan Yayınevi)
"Bid'at olan hiç bir şeye asla müsade etmezdi.. Üzmeden, kırmadan ikaz ederdi".
1954 yılında Aziz Mahmud Hüdai hazretlerinin çilehanesi civarında bulunan dört odalı bir sayfiye evinde ilk tekamül kursu açılmış ve irada ders okumaya başlamıştık. Akaid şerhi ile Usûlü Fıkıh dersleri okunuyordu. Bu kursa katılan arkadaşlarımızdan biri bulunan Mustafa Fehmi Yıldırım, evlenme cemiyetinden bir hafta sonra kursa gelmiş bulunuyordu. Mersin'in Gülnar ilçesinden olan bu kardeşimizin baş, şahadet ve orta parmakları kınalı bulunuyordu. Zira o yörede evlenen erkeğin eline kına yakmak âdet imiş.
Kadınların ellerine kına yakması caiz ise de erkeklerin eline kına yakması bid'attir. Üstadımız arkadaşın elindeki kınayı görüyor fakat diğer arkadaşlarının arasında onu mahcup etmekten çekiniyordu. Onu tenga bir yere çekip söylesede olabilirdi. Ancak huzurunda bulunan diğer talebelerin bir hatanın düzeltilmesinde takip edecekleri uslûbu, usûlü onlara göstermek istemişti. Günlük dersin son bulduğu bir sırada ayağa kalkmış ve odadan çıkarken Mustafa Fehmi Yıldırım kardeşimizin önüne geldiğinde durmuş "El bid'atu lâ nûra fih" (Bid'at olan şeyde nur, hayır yoktur) Hadis-i şerifini okumuş başka bir şey söylemeden çıkıp gitmişti.
Kurs arkadaşlarımız, okunan Hadis-i şerifin ifade ettiği mana ile arkadaşımızın üzerinde sünnete aykırı bir şeyin olduğunu tedkike koyuldular. Neticede parmaklarına yakılmış bulunan kınanın bu uyarıya sebep olduğunu hem o arkadaşımız hemde biz anlamış olduk..
Ertesi gün dersten sonra Mustafa Fehmi Yıldırım'ı gördüm bir ağacın gölgesinde çakı ile tırnaklarında ki kınayı çıkarmaya çalışıyordu.
Latife yollu:
-Ya derinin üzerindekileri nasıl temizleyeceksin? diye sordum. O: -Sorma! diyerek üzüntüsünü ifadeye çalıştı.
Üstadımızın bu ince görüşü, nezaketi ve asâleti, değişmeyen bir meziyetî idi. Gerek kendi müntesiplerine, talebelerine, gerekse huzuruna gelen ziyaretçilerine hep bu asâlet tavrı ile ve güler yüzle muamele ederdi. O her yöne ayrı bir güzellik, özellik yansıtmakta ve sünnet-i Muhammediyye ye uygun yaşayışı ile görenleri hayran bırakmaktaydı. (Merhum Mehmed Emre Hatıralarım, sahife, 45)
Talebelerinin beyanına göre; merhum Ömer Nasuhî Bilmen'e rica etmek suretiyle Ashabı sevdirecek, onları anlatan bir kitap yazmasını istemişti. Bu rica üzerine Ömer Nasuhi Bilmen "Ashab-ı Kiram Hakkında Müslümanların Nezih İtikadları" isimli eseri yazmıştır.
Muhterem kardeşlerim..
Erkeklerin süs için el ve ayaklarını kınalaması mekruhtur. Kadınların el ve ayaklarını kınalaması ise caizdir. Erkek veya kadının beyaz saçı sarı veya kızıl renge boyaması müstehap görülmüş, siyaha boyamaları ise sağlam görüşe göre, caiz görülmemiştir. (İbn bidîn, Reddü'lMuhtâr, Terceme, Ahmed Davudoğlu, İstanbul 1982-1988, XV, 378, XVII, 314).
Ehl-i sünnet aklı vahye tâbi kılıp kitap, sünnet, icmâ, kıyas gibi bütün şer‘î usullere başvurmak suretiyle doğruya ulaşmış ve hemen hemen her konuda mutedil bir çizgide yer alıp aşırı uçlardan uzak kalmayı başarmıştır. Bu itikadın dışında kalanların kurtulması çok zordur.
Ehlu's-sünne ve'l-cemâ'â" şeklindeki ifade tarzına da elimizde bulunan eserlerden Ebûl-Leys es-Semerkandî (rahmetullahi aleyh)373/898)'nin "Şerhu'l-Fıkhı'l-Ekber" isimli eserinde rastlanmaktadır. "Ehlu's-sünne", dinde bid'atlerin ve çeşitli fikirlerin ortaya çıkmasından sonra sünnetin savunulması ve Ümmetin bütünlüğünün korunması hareketi olarak ortaya çıkmıştır. Ehlu's-sünne, bid'at fırkalarına karşı bir tepki, onların dindeki yerini belirleme onların ortaya attığı meselelerin dini cevaplarını tesbit etme ve bid'ata karşı islâm cemaâtının tavır alma hareketidir.
Süleyman efendi(kuddise sırruh) hazretlerinin mücadelesi ehli sünnet vel cemaattı. İslam davasıydı. Bunu kendi ifadeleri ne güzel anlatmakta.
Derslerinde tebelerini yetiştirirken; onların en ufak sünneti zayi etmesine tahammülü olamazdı. O kadar güzel izah etmişler ki, hem talebesi üzülmemiş hemde diğer talebeler bundan muazzam bir ders çıkarmışlardır.
-Evlatlarımın kesip attığı tırnakları dünyalara değişmem..
Evlatlarına verdiği kıymeti en veciz şekilde ifade eden:
-Hatası olmayanım bu kapıda ne işi var: Sözü ile hatanın, günahın insanlara mahsus olduğunu bilip bildirerek talebelerini koruma kalkanı altına alan müceddid bir zatti.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder